18 MART ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNİ ANMA

18 MART ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNİ ANMA GÜNÜ

Çanakkale’yi   Ölümsüzleştiren Ruh

 

Çanakkale Muharebesi günleriydi. Rumeli Mecidiye Bataryası düşman   gemilerinden yapılan bombardımanlarla sukut etmişti. Raporu alan Müstahkem   Mevkii Kumandanı Cevat Paşa, Çimenlik İskelesi’nden motoru ile bataryaya   geçti. Durum vahimdi. Bir top hariç diğerleri kullanılmaz hâle gelmiş,   personelin çoğu şehit olmuştu. Bunlardan kimisi canlı canlı toprak yığınları   altında kalmıştı. Yaşayanlar da yaralıydı. Paşa, biraz ileride yere uzanmış,   nefes alıp veren bir erin yanına yaklaştı, şefkatle:”-Evlâdım yaralı mısın?” diye sordu. 

O yiğit Mehmetçik, vakur bir şekilde:

“-Hayır kumandanım!” dedi.

Cevat Paşa, biraz daha dikkatle bakınca yaralı askerin gözlerinin görmediğini   anladı ve:

“-Evlâdım, gözlerin!..” diye bir şeyler söyleyecek oldu, fakat o   fedâkâr, mübarek vatan evlâdı, hâlinden memnun şekilde şöyle dedi:

“-Üzülmeyin kumandanım; gözlerimi, göreceklerimi gördükten sonra   kaybettim…”

Bu sözlerdeki muazzez rûh ve şuur, Paşa’yı ağlattı. O yiğidin, göreceklerimi   gördüm dediği, İngiliz zırhlısı Queen Elizabeth’e iki isabet kaydedilmesiydi.

İşte bu rûhtur ki, Çanakkale’yi ölümsüzleştirmiş ve 1914-1915 Çanakkale   muharebelerinde Müslüman Türk milletine bir değil, iki zafer birden   kazandırmıştır. Bunlardan biri, düşmana karşı zahiren kazanılan zafer;   ikincisi de ruh ve mânâ, fazîlet ve fedâkârlık, dîn, îmân ve vatan sevgisi   hususlarında gösterilen eşsiz zaferdir. Nitekim yukarıdaki misâlde o yiğit   Mehmetçiğin düşman hücumları esnasında gözleri kör olmasına rağmen kendisini   düşünmeyerek «Yaralı değilim!» demesi, onun gönlüne hâkim olan rûhu pek bariz   bir şekilde aksettirmektedir. İstiklâl şairi merhum Âkif bu rûhu ne güzel   anlatır:

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından,

Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat îmân?

Âsım’ın nesli.. diyordum ya.. nesilmiş gerçek,

İşte çiğnetmedi nâmûsunu çiğnetmeyecek!

Şühedâ gövdesi, bir baksana dağlar, taşlar,

O rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar…

Bu ifadelere ilham kaynağı olan Çanakkale’de yazılan destan, ediplerin   ifadelerinde ve şairlerin şiirlerinde söylediklerinden daha ulvî ve büyüktür.   Zîrâ orada maddî gücümüz, düşmanın gücüne nispetle çok az idi. Askerin,   İstanbul’dan Çanakkale’ye gidinceye kadar ayağındaki postal dahi yok   oluyordu. Zaman zaman atacak barutu da kalmadığı hâlde müşahhas bir can ve   mal infakı yaşandığı için zafer müyesser oluyordu. Mehmetçik, silâh   kifâyetsizliğini îmân gücü ile telâfî ediyor ve ne pahasına olursa olsun   neticeyi kendi lehine çeviriyordu. İngiliz Ordu Kumandanı Orgeneral   Hamilton’un:

“Bizi Türkler’in maddî gücü değil, mânevî gücü mağlûb etmiştir. Çünkü   onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri   müşâhede ettik!..” şeklindeki itirafı da bu gerçeği sergilemektedir.

Hiç şüphesiz ki bu, askerin yüksek mâneviyatı karşısında Cenâb-ı Hakk’ın bir   lutfu idi. Âyet-i kerîmede buyurulan:

“Attığın zaman sen atmadın, Allâh attı…” sırrının sayısız   tecellîlerinden biriydi.

Bu ilâhî yardımı hissedip dile getirenlerden biri de Churcill’dir. Churcill,   muhârebe sonrası niçin mağlûb olduğu sebebiyle muhâkeme edilirken itâb edici   ağır suâller karşısında iyice darlandığı bir sırada mahkeme hey’etine şöyle   haykırmıştır:

“Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türkler’le değil, Allâh ile   harbettik!.. Tabiî ki yenildik…”

Bu da gösteriyor ki, Çanakkale’yi ölümsüzleştiren rûha sahip olan kahraman   ordumuz, Allâh’ın yardımına mazhar olacak bir ilâhî gönül taşıyordu.

Kumandanından erine kadar bütün bir ordu, fedâkârlık toprağında ekilmiş   tohumlar gibiydi ki, o tohumlar kanlarla sulanıyordu. Zira biliyorlardı ki,   nihayetinde bu dünyanın da sonu gelecektir, bu dünyaya tapanların da… O   âlemdekiler ise, ölümsüzdür. Bunun için onlar ölümsüz, yâni ebedî olanı   seçtiler. Böylece Çanakkale’de sâdece kahramanlık ve cesâret destânı değil,   aynı zamanda sâhip olunan yüksek mânevî seviyenin bereketiyle bir fazîlet   destanı yazıldı. Kahraman erler daha muhârebeye girmeden, onun zafer   müjdeleriyle dolu rüyalarını gördüler ve bunları gerçeğe inkılâp ettirdiler.   Onlar o gün Allâh’ın lutfuna erdi ve ferahladılar. Tarih; din ve vatan   uğrundaki fedâkârlığı onlardan öğrendi. Çünkü onlar, Hazret-i Mevlânâ’nın:

“Ey bülbül! Git de aşkı pervaneden öğren. Kendini alevin içine attı,   yandı. Sevgilisi uğruna can verdi, sesi çıkmadı.” diye tarif ettiği   pervaneden daha fedâkâr idiler.

Zîrâ gönüllerinde canlarından daha aziz bir vatan sevgisi vardı. İşte bu   sevgiyi aksettiren eşsiz bir tablo:

18 Mart 1915 Deniz Harekâtı’nda üstün başarılar gösteren Hasan-Mevkuf Batarya   Kumandanı Yüzbaşı Hasan Bey’in kızı dünyaya gelmişti. İstanbul’dan Çanakkale   Müstahkem Mevkii Komutanlığına telgraf çekildi. Bu telgrafı alan Cevat Paşa   atı ile bataryaya geldi ve Yüzbaşı Hasan Bey’e:

“-Evlâdım Hasan, bir kızın dünyaya geldi; Allah bağışlasın,   izinlisin.” dedi.

Hasan Bey’in verdiği cevap erinden kumandanına kadar Çanakkale muhariplerinin   gönül dünyalarını aksettirmeye kâfî bir fedâkârlık ve feragat ile doluydu:

“-Kumandanım! Vatan daha mukaddes, gidemem. Bildirebilirseniz, ismini   Dîdar koysunlar!..”

O gece bütün batarya ile birlikte Yüzbaşı Hasan Bey de şehid olanlar   arasındaydı. Gözlerini, yeni doğan kızını bir kere bile göremeden bu dünyaya   yummuş, elini ona sallayamadan elvedâ demişti…

Zîrâ sevginin en tabiî neticesi fedâkârlıktır. Seven, sevdiğine karşı,   sevgisi ölçüsünde fedâkârlık yapmayı zevk ve vazîfe olarak telâkkî eder. Bu,   âşığın mâşûkuna can vermesine kadar dayanır. Can ve malın Allâh yolunda,   vatan ve millet uğrunda fedâ edilebilmesi de, kulun Rabb’ine karşı   muhabbetinin en güzel bir tezâhürüdür. Bunun içindir ki Allâh Rasûlü   -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“Vatan sevgisi îmândandır…” buyurmuşlardır.

Bir şeyin ne kadar sevildiği ise, gerektiğinde onun için yapılabilen   fedâkârlık ve göze alınabilen risk ile ölçülür. Bu bakımdan Çanakkale’de   yaşananlar, her yönüyle müstesnâ bir vatan sevgisinin en canlı tezâhürlerini   sergilemiştir. Her yiğit:

Toprak, alın teriyle gülistan olur, civan,

Candır sonunda bağrına en makbul armağan!..

terennümüyle fedâ-yı cân eylemiş ve böylece “Çanakkale Geçilmez”   yazısı, 250 bin îmanlı vatan evlâdının, şehâdet şerbetini içmesi netîcesinde   gerçekleşmiştir.

Gerçekten her asker, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in   mübarek lisanından dökülen:

“Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile   dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehid, gördüğü aşırı itibar ve ikrâm   sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehid olmayı ister.”   (Buhari, Cihad, 21)

“Sizden biriniz karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid olan   kimse de ölümden ancak o kadar acı duyar.” (Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad,   26)

“Şehidliği gönülden arzu eden bir kimse, şehid olmasa bile sevabına nail   olur.” (Müslim, İmare 156)

müjdeleriyle yoğrulmuş olarak müstesnâ bir şehidlik aşkıyla doluydu. Şehid   olabilmek büyük bir sevdâ hâlinde idi. Sedye ile götürülen yaralı bir   askerin, kumandanın yanından geçerken üzüntüyle:

“Şehit olamadım paşam!” diyerek hüznünü dile getirmesi, bu sevdânın   en müşahhas bir misâlidir.

Zîrâ şehidlik, Allâh’ın, kullara hitaben buyurduğu «gel» fermanının en   güzelidir ve şehidler de, bu dâvete en önde koşmak kendilerine nasîb olan   bahtiyarlardır. Bu dâvet ile alâkalı olarak Hazret-i Mevlânâ ne güzel   buyurur:

“Mademki Cenab-ı Hakk seni istiyor, başını ayak yap da koş! Onun gel   demesi, insana yücelikler verir. Manevî sarhoşluk verir, neler neler   bağışlar, yaygılar yayar, sofralar kurar.”

Bu davete koşmuş olan şühedâya verilen ilk mükâfat, hiç şüphesiz ki şu âyet-i   kerîmedir:

“Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın; hayır, onlar diridirler.   Rabbleri katında rızıklanmaktadırlar…” (Âl-i İmran 169)

Bu ilâhî hakîkat dolayısıyladır ki, Allâh yolunda öldürülenlere «ölü»   denmemiş, «şehid» denmiştir. Şehid kelimesinin şâhid mânâsı da vardır. Bu   sebeple müfessirler, onların şehid oldukları an ruhlarının cennete vardığı ve   oradaki nimetleri gördüğünü de bayan ederler. Diğer mü’minlerin ruhları ise,   cenneti kıyamette göreceklerdir.

Şehidlik yolunda ashâbın, evliyâullâhın, Fâtihlerin velhâsıl yüreği îmân dolu   cengâverlerin hayatları, ümmete tam bir mücâhede örneğidir. Zîrâ onlar, din   yolunda, vatan uğrunda fazilet duygusuyla canlarını ve mallarını fedâkarâne   harcamaktan aslâ kaçınmamışlar ve şehidliği, “vuslat” olarak kabul   etmişlerdir. O tâlihli kullar için âyet-i kerîmede:

“Allâh mü’minlerden mallarını ve canlarını kendilerine (verilecek)   cennet karşılığında satın almıştır…” (et-Tevbe, 111) buyurulmaktadır.

Bu bakımdan Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, «Hayırlı insan   kimdir?” suâline şöyle cevap buyurmuşlardır:

“_Canını ve malını Allâh yolunda bezleden (cömertçe veren)!”

İşte cihan tarihinin en azametli harplerinden biri olan Çanakkale   muhârebeleri de, düşmanın misilsiz maddî gücüne rağmen îmân gücünün, Hakk   yolunda maldan ve candan fedâkarlığın, kâbına varılmaz zaferlerine sadece bir   misâldir. Fuzûlî’nin dilinde:

Cânı cânân dilemiş vermemek olmaz ey dil,

Ne nizâ eyleyelim, ol ne senindir, ne benim!..

şeklinde yer alan ifadeler, Çanakkale’de müşahhas bir surette sergileniyordu.

Kahraman Mehmetçiklerden Hasan’ın saçlarını kınalayarak Çanakkale’ye gönderen   annesi, ona yazdığı mektubunda:

“Oğlum! Sen bu âilenin seçilmiş kurbanısın. Bizim köyde kurbanlık   ayrılan koyunlar kınalanır, ben de seni evlâtlarım arasından vatana kurban   olarak adadım. Onun için saçlarını kınaladım. Seni melekler şimdiden rahmetle   anacaktır.” diyordu.

Orada her nefer, ölümü dost edinmişti. Ve ölüm de onların karşısına bir dost   olarak çıktı. Ölümleri, kendi gönüllerindeki güllerin renginde oldu, yâni   şehadet gülünün renginde… Şu hâdise, ne kadar ibretlidir:

Çanakkale’de Anzak kolordu kuvvetlerine karşı koyan 27. Alay ile birliklerine   takviye olarak gelen 57. Alay’ın iki taburu da şehit olmuş, ancak taarruz   hâlinde olan Anzak kuvvetlerini durdurmuşlardı. Çarpışmalar, siper   muharebelerine dönüşmüştü. Muharebe bu minvalde devam ederken gece bastırdı.   Son kalan tabur ile ertesi sabah için hücum emrini alan 57. Alay kumandanı şu   anda mezarının bulunduğu Bombasırtı güney eteklerinden aşağıya baktığında o   sisli nisan sabahı arazide yayılmış küme küme beyazlıklar gördü ve tabur   kumandanını çağırıp sordu:

“-Bunlar nedir, evlâdım?”

“-Kumandanım! Onlar fecre az bir zaman kala emriniz ile hücuma geçecek   olan erlerimizin iç çamaşırlarıdır.”

Her bir vatan evlâdı şehit olmak için yıkanmış, temiz çamaşırlarını   giymişti… İşte şehidliğe böylesine hazırlanıp vatana fedâ olan bu temiz   yiğitlerdir ki, Çanakkale Karma Kolordu İngiliz Kumandanı General William   Birdword’a:

“Türk askeri kadar vatanı için gözünü kırpmadan ölen, savaş anında   müthiş bir cesaretle fırtınalar estiren, yaralı düşmanını sırtında taşıyarak   onu ölümden kurtaran bir asker yeryüzünde görülmemiştir.”   dedirtmişlerdir.

Türk askerinin oradaki başarısının sırrı buydu. Böylece her yiğit asker,   ruhunu saran sevdâ hâlindeki şehidlik aşkı ile düşman karşısında aşılmaz bir   sebâtkârlık duvarı oluşturuyordu. Bu hâl üzerine acze düşen Sir Coben Korbet   diyor ki:

“Çanakkale’de bizim gemi ateşlerimizde büyük kayıplara uğrayan birlikler   Türk olmasaydı yerlerinde kalamazlardı. Hâlbuki Türkler, bütün muharebe   süresince yerlerinden ayrılmadılar. Gösterdiğimiz bütün itiyat ve basiretlere   rağmen baş döndürücü bir muzafferiyet kazandılar.”

Bu muzafferiyetin bir sırrı da, erden kumandana her gönlün, hattâ bütün bir   milletin Çanakkale’de yekvücud olması, birlik, beraberlik hâlinde bölünmez   bir bütün oluşturmasıydı. «Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez!»   rûhunun yaşanmasıydı. Yâni Çanakkale’de düşmanı, Mehmetçiğin şahsında bir   milletin yüreği karşıladı. Zîrâ üzerlerine gelen sayısız ve muhtelif düşman   ancak böyle bertaraf edilebilirdi. Karşılarında kimisi aldatılmış birçok   milletten müteşekkil büyük bir kitle vardı.

Çarpışmaların yükünü Fransızlar, Senegallilere; İngilizler ise kendi emelleri   uğruna aldattıkları dominyon askerlerine ve Hintlilere yüklemişlerdi. Bunun   yanında rakip saflarda destek olarak yer alanlar da az değildi. Bunların   içinde yer alan Yahudilerden Hamilton şöyle bahseder:

“Yahudi gazeteciler bizim davamıza renk katıyor, Yahudi bankerler de   kesemize para yağdırıyordu.”

Merhum Âkif, bu topyekun bir haçlı saldırısı hâlinde cereyan eden düşman   hücûmu neticesinde yaşanan Çanakkale’deki manzarayı ne kadar canlı ve   müşahhas bir şekilde tasvir eder:

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mahşer.

…….

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak…

Böyle bir manzaraya sahne olan Çanakkale, İslâm’ın son karakolu idi. Onun   için bütün bir millet o hudutta nöbet tutan erler hâlinde orada göğüslerini siper   yaptı. Her neferi ayrı bir müjdenin kucakladığı Çanakkale, bilhassa:

“Hudutta Allah yolunda nöbet tutanlar dışında her ölenin ameli sona   erdirilir. Hudutta nöbet tutarken ölenin yaptığı amellerin sevabı ise kıyamet   gününe kadar artarak devam eder, kabirdeki imtihanda da emniyet içinde   olur.” (Tirmizî, Fezâilü’l-Cihâd 2) hadîs-i şerîfinin tecellî yeri oldu.

Muharebeler, çoğu kere hudutlarda cereyan ettiği için hudutları beklemek ve   oralarda nöbet tutmak en mukaddes vazifelerden biri olup sulh zamanı da olsa   askerlik vazifesi İslâm nazarında cihad sayılmıştır. Nitekim bir başka   hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulur:

“Allâh yolunda bir gün hudut nöbeti tutmak, dünyadan ve dünya üzerindeki   her şeyden daha hayırlıdır.” (Buhari, Cihad 6)

Vatan müdafaasından maksat, sadece sahip olunan toprakları korumak değildir.   Bunun arka plânındaki asıl gâye, o topraklar üzerinde yaşayan insanların   dinini, canını, malını, ırz ve namusunu korumak ve milletin fertlerini   hürriyet içinde yaşatmaktır. Tabiî ki bu da bir vatan coğrafyası üzerinde   mümkün olacağından bu gâye, vatan müdafaası olarak sembolize edilmiştir.

Onun için bir kimse askerlik vazifesi yaparken vazife başında ölürse, o şehid   olarak Rabbine kavuşur. Şehidin amel defteri kapanmaz ve dünyada işlediği   güzel ve hayırlı işlerin sevabı da kıyamete kadar devam eder. Şehid, kabirde   meleklerin suallerinden ve kabir azabından muaf tutulur. Ancak bunda sıhhatli   bir îmâna ve cihad şuuruna sahip olmak zarûreti vardır. Bu sebeple bütün   hadîs-i şerîflerde “Allâh yolunda” kaydı vardır.

Bu itibarla Çanakkale, Türk çocuğuna îmân idealinin tâlimgâhı olmuştur.   Gâzîlik ve şehidlik bu millet için ziyâfetti. Ölmek, şehidliğin seâdeti,   yaşamak ise gâzîliğin şerefi idi.

***** İngiliz Generali Aspinal Oglander diyor ki:

“Türk askerlerinin savaş içinde haiz olduğu yüksek niteliklerinin   önceden lâyıkıyla bilinmemesi İngilizler için felâket olmuştur. Türk   askerinin ne yaman bir muharip olduğunu İngilizler, kendileri ile dövüştükten   sonra anlamışlardır.”

İngiliz Generali Maude de şöyle der:

“Başka millet askerlerinin artık savaşı kaybettik, yenildik diye   silâhını bırakıp savaştan vazgeçtiği hâllerde Türkler için ise savaş yeniden   başlamıştır.”

Çanakkale’de şanlı Mehmetçiğin fazîleti elbette bunlardan ibaret değildir. O,   başkalarının normal zamanlarda bile gösteremediği şefkat ve merhameti harp   sahasında düşmanına dahi gösterebilecek bir olgunluk içindeydi.

Ünlü Fransız yazarı Pierre Loti Çanakkale savaşıyla ilgili olarak kaydettiği   ve bugün Fransız hükûmetinin herhâlde okumaya fırsat bulamadığı veya   tarihteki nice yaptığımız iyilik ve yardımlarda olduğu gibi gerçeği görmezden   geldiği şu hatıra pek calib-i dikkattir:

18 Mart’ta batan Fransız gemilerinden 20 kişilik bir denizci sâhile çıkmaya   muvaffak oldular, ama karaya ayak bastıkları anda Türk askerlerini de   karşılarında buldular. Ben bu gruptan Teğmen Andre Lemoine ile daha sonra   Paris’te karşılaştım. Bana dikkat çekici şu hikâyesini anlattı:

“Sahile çıktığımız vakit bitkindik. Bir taraftan üzerimizden akıp geçen   mermiler, diğer yandan mayınlar… Korkulmayacak gibi değildi. Üstelik şimdi   kızgın düşmanla da karşılaşmıştık. Bizi aldılar, ilerideki tepenin hemen   ardındaki bir kulübeye götürdüler… İçlerinde subay yoktu… Üzerimizdeki   ıslak elbiseleri çıkardık. Bize kaputlarını verdiler… Sobanın başında   ısındık. Az bir zaman sonra ekmek ve azık getirdiler. Kendilerinin tayınları   olduğu belliydi. Karşılıklı yedik… Çorba ikram ettiler… Düşman değil,   müşfik kurtarıcılar gibi davranıyorlardı. Daha sonra bizi aldılar ve   Tekirdağ’a götürdüler. Türklerin bu büyüklüklerini unutamam.”

Bu ifadeler, Mehmetçiğin, hadîs-i şerîfte buyurulan:

“İnsanların en üstünü Allâh yolunda canıyla ve malıyla cihâd eden   kimsedir…” (Buhari, Cihad 2) şeklindeki peygamberî tarifi ne kadar   güzel gerçekleştirdiklerinin bir nişanesidir.

Bu güzel ve ulvî davranışlar, düşmanlarımızı bile hayran bırakmış ve sonradan   içlerinden Ömer nâmını alan Anzaklı gibi müslüman olanlar dahi olmuştur.

*****

Bütün bu hakîkatler çerçevesinde merhum Âkif de, Çanakkale’de her bakımdan   şerefli ve asil bir muharebe sergileyen kahraman ordumuzda şehid düşen   yiğitler hakkında şunları söylemekten kendini alamaz:

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor, Bir hilâl uğruna yâ Rab, ne güneşler batıyor! Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker, Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? “Gömelim gel seni târihe” desem sığmazsın!

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan, Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına, Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına, Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem,

Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem, Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana… Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.. Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber, Sana âğûşunu açmış, duruyor Peygamber…

İşte böyle bir iklîm içerisinde Çanakkale, cengâver ve yiğit askerimizin   canları mukâbilinde bize sundukları müstesnâ bir mîrastır. Çanakkale’de şehîd   olan babaların rûhu, sanki İstiklâl Harbi’nde şehîd olacak evladlarına   mukaddes bir vasıyet bırakıyordu. İşte bugün biz, bu mîrâsın vârisleriyiz. Ancak bu mirasa sahip çıkarken bir yandan Âkif’in:

Zannetme ki ecdadın asırlarca uyurdu, Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu? Üç kıt’ada yer yer kanayan izleri şâhid, Dinlenmedi bir gün o büyük şanlı mücâhid!..

mısralarına kulak vermeli, diğer yandan da Alman Profesör Neumark’ın şu   sözlerine dikkat etmeliyiz:

“-Çok samimî itiraf edeyim ki, Avrupalılar, Türkleri sevmez. Kilisenin   Türk ve İslâm düşmanlığı Hristiyanların hücrelerine sinmiştir. Çünkü sizler   en az 400 sene sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz. Selçuklu ve bilhassa   Osmanlı, İslâmiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslâmiyet bugün belki   sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi. Kaldı ki, Vahhabiliği kuranlar da,   İngiliz Dominyon Bakanlığının adamlarıdır. Batı her yerde İslâmiyet’i, sapık   inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadet’i devam ettirdi. Onun için   faraza lâiklik şöyle dursun, Hristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam   ederler. Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındadırlar:   Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya   çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir. Ve sizler gerçek   hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır. Bu   bakımdan sizi silâh ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek   hakimiyet sağlamaya çalışıyorlar…”

*****

Bilmelidir ki, mâzinin bittiği yerde, millet biter, insan biter, iz’an biter,   nihâyet bulur. Millet, târihinden ibârettir. Onu târihinden sıyırırsanız,   geriye insan sürüsü kalır. Mâzinin devrettiği unsurların zenginliği   nisbetinde yeni eserler ve yeni nesiller canlı ve devamlı olur. Milletlerin   bekâsı, hassas, duygulu ve seviye kazanmış bir kalbe sâhip olan nesiller   yetiştirmekle mümkündür. Çocuklarına, Çanakkale destânını ninni yapan nesil,   îmânının, milletinin ve bütün maddî ve mânevî değerlerin sâhibi olacaktır.

Nasıl ki Alparslan’ı Allâh’a kavuşturan bir Malazgirt, Kılıçarslan’ın binbir   gazâsına ninni söyleyen Anadolu ovaları, ecdâdın kemikleri ile vatan   hudutlarının çizildiği Çanakkale inkâr ve imhâ edilemezse, bu zaferleri   bahşeden ve onlarla hayat bulan millî mukaddesât da yok edilemez. Millî   vicdan, imhâ edilemez. Bu vicdânın sâhibi, hakkın sâhibidir. Muhâtaralar da   onu güçlendirir.Allah (C.C.) Tüm şehitlerimize rahmet etsin.

Bölüm: KÖŞE YAZILARI

yorum yaz

You must be Logged in to post comment.

© 2018 İLEDER. Tüm Hakları Saklıdır. / Gülpınar Mahallesi 137.Sokak No: 2/8/A Altındağ/Ankara .